İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Buşteni’de Bir Kış Masalı

Content Protection by DMCA.com

Buşteni (Gezegenden Notlar) – Bükreş Otopeni Havalimanı’ndan (Aeroportul internaţional Henri Coandă), Braşov’a geç vakitte taksiyle ulaşıyoruz. Gecemizi Siyah Kilise’nin (Biserica Neagră) arka sokağında bulunan temiz ve güzel bir pansiyonda geçirdikten sonra sokaktayız. Kar henüz yok. Sokaklar neredeyse boş. Noel’in gelişini bembeyaz sokaklarda karşılama hevesimiz bir nebze köreliyor.

Braşov meydanında (Piaţa Sfatului) noel süsleri yerini almış. Hayatın varlığına dair belirtiler sabahın onunda ayine akın eden ailelerle başlıyor. Yalnızca Siyah Kilise’de ayin yok ve noel boyunca kapalı. Meydanda bulunan Roman Ortodox Kilisesi’ne, ritüeli bozmadan yalnızca izlenim edinmek adına sessizce giriyoruz. Rahip, ayine katılanları tütsü yakılı fenerle kutsuyor, katılanlar da selam verip istavroz çıkarıyorlar.

Dükkan, market ve restoranlar da aynı sebepten kapalı. Meydanda açık bulunan bir pastanede kahvaltı ihtiyacımızı karşılıyoruz. Braşov’u daha önceki gezimizde dolaştığımızdan, çokça oyalanmıyoruz. Niyetimiz Raşnov Kalesini görmek üzere yola çıkıp, Braşov’un noel ışıltısını gece görmek için yeniden dönmek. Birkaç deneme sonrası, devlet bazlı bazı ulaşım araçlarının noel tatili nedeniyle şehirlerarası çalışmadığını öğreniyoruz. Bu sebeple tercihimiz taksiden yana.

Raşnov Kalesi…

Raşnov, Braşov’dan daha küçük bir kasaba ve bir tepenin yamacında bulunuyor. Tepedeki kale (Cetatea Râșnov) ise kasabanın simgesi olmuş. Gezmek namına çok da fazla bir yapı mevcut değil. Yalnızca, kaleye yürürken eski Evangelic Kiliseyi görüyor ve fotoğraf çekmek için duraksıyoruz. Kaleye ulaşmak için, kasabanın ardındaki ormana bitişik otoyoldan gitmek gerekiyor.

Raşnov Kalesi

Raşnov Kalesi 1200lü yılların başında istilalardan korunmak amacıyla inşa edilmiş. 1335 yılında Tatar saldırıları sırasında Burzenland, Râșnov ve Brașovia içinde fethedilmemiş tek kale. İlk kuşatma 1421 yılında Osmanlılar tarafından yapılmış. Kalenin içinde bir kuyu da bulunuyor. Efsaneye göre kuşatma sırasında, esir olan iki Türk özgürlüklerine kavuşmak için kalenin ortasında kuyu kazmaya başlıyorlar. 17 sene boyunca kuyu kazılırken kuyunun iç yüzeyine Kuran’dan ayetler yazıyorlar. Ayetler bugün de görülebilmekte. Esirlerin akıbeti ise bilinmemekte.

Kaleyi gezerken hediyelik eşya satan birkaç dükkan ve eski dönem kostümleriyle ortada dolaşan görevliler ve satıcılar görebilirsiniz. Fotoğraf çektirmek için, küçük bir ücret karşılığında, kılıç kuşanıp şövalye kıyayetiyle de poz verebilirsiniz.

İkinci durağımız Poiana Braşov. Küçük bir kasaba. Romanya’nın en popüler kayak merkezi. Yalnızca Romanya değil, aynı zamanda İtalya, Fransa, Almanya, İsviçre ve diğer Avrupa turistlerinin de uğrak yeri. Bir saat gibi kısa bir sürede yürerek bitirebileceğiniz kadar küçük bir kasaba. Küçük bir gezinti sonrası sıcak şarap eşliğinde kürtőskalács yemek için duraklıyoruz. Daha önce de uğradığımız Restaurant Vanatorul‘da akşam yemeği yemek üzere bu küçük kasabada turlamaya devam ediyoruz. Av hayvanlarından oluşan mutlu bir akşam yemeği sonrası Braşov’a geri dönüyoruz.

Noel ışıltısı altında Braşov meydanda bir müddet oyalandıktan sonra, tatilimizin asıl varış noktası Buşteni’ye yola düşüyoruz. Nisan ayındaki ziyaretimiz sırasında karşımıza iki kez çıkan Ştefan yerine oğlu Çiprian’ın taksisiyle gidiyoruz Buşteni’ye. Babası yeteri kadar İngilizce bilmediği için telefonla onu arayıp yolu tarif etmemizi istemişti o dönem. Bahsini açınca hatırlıyor hemen. Yol boyunca bolca muhabbet ediyoruz.

Bucegi zirvesinde heyecan…

Gece geç vakitte ulaştığımız Buşteni’deki pansiyonda huzurlu bir uyku sonrası, kasabada etrafa bakına bakına Bucegi dağına çıkmak üzere teleferiğe doğru ağır adımlarla yol alıyoruz. Dağ havası henüz tepeye ulaşmadan ciğerlerimizi dolduruyor. Teleferiğin dağın tepesindeki istasyonuna ulaşmamız 15 dakika sürmüyor. Yukarıda soğuk bir nebze daha fazla. Ancak güneş bizden yana.

Görmek istediğimiz ilk nokta dağın zirvesindeki Crucea Eroilor Neamului (Heroes’ Cross). Teleferikte bizimle gelen grubun arkasına takılıyoruz. Genişçe bir alan ve manzara paha biçilemez güzellikte. İzlenmesi gereken yollar çubuklarla markalanmış. İlerlerken gruptan bazıları ayrılıyor. Derken sonunda tek kalıyoruz. Çubukları izleyerek ulaştığımız yer ise bir meteoroloji istasyonu. Varmak istediğimiz nokta burası değil ve malesef haçı görecek yeterli zamanımız kalmıyor. İstasyona ulaştığımızda artmaya başlayan soğuğa bir de puslu hava eklenince görüş azalıyor. Son teleferiği kaçırmamak adına haç ziyaretini iptal ederek geri dönüşe başlıyoruz. Soğuk kendini iyiden iyiye hissettirdiğinde artık adımlarımızı hızlandırıyoruz. Nihayet yolu yarıladığımızda bir grup gençle karşılaşıyoruz. Biraz muhabbet ederek onlara katılıyoruz. Romenlerin yavaş yavaş alışmaya başladığımız yardımseverliği bizi yine sevindiriyor. Bize kendi içkilerinden ikram ediyorlar. Nezaket gereği birer yudum alıyoruz ve tıpkı diğer kuzey ülkelerinde olduğu gibi içkilerin neden burada da sert olduğunu bir kez daha anlamış bulunuyoruz. Dağın tepesinde içtiğimiz bir yudum Romen içkisi Palinka, içimizi ısıtmaya yetiyor. Teleferiğe ulaştığımızda dönüş için hala bolca vaktimiz kalıyor. Hemen orada satıcılık yapan bir kadından peksimet ve tadımlık bal alıyoruz. Bir peksimetimizi de bize yardım eden gençlerle paylaşıyoruz. Teleferikle Buşteni’ye yeniden indiğimizde hava kararıyor.

Görememiş olsak da, internetten edindiklerim doğrultusunda Heroes’ Cross hakkında kısa bir bilgi paylaşmak istiyorum. 1926-1928 tarihleri arasında Caraiman zirvesine (Bucegi Dağı) I.Dünya savaşında hayatını kaybeden Romanyalılar anısına yapılmış. Guiness Rekorlar Kitabı‘na göre bir dağın tepesine yerleştirilmiş dünyanın en uzun haçı olarak kayıtlara geçmiştir.

Buşteni’de konakladığımız son günümüzü Peleş Şatosu (Castelul Peleş)’na ayırıyoruz. Heryer nihayet noele yaraşır biçimde karla kaplı. Sinaia kasabasına vardığımızda doğruca kaleye giden yol ayrımında iniyoruz. Şato ziyaretinden önce Sinaia Manastırını görmek niyetindeyiz. 1965 yılında Prens Mihail Cantacuzino tarafından yaptırılmış. 2005 yılından beri, Macerie Bogus liderliğindeki 13 rahip tarafından idare edilmekte olan manastırın iki avlusu var. Her iki avlu içinde Bizans stilinde inşa edilmiş iki kilise mevcut.

Peleş Şatosu

Kral I.Carol bölgeyi ziyaret ettiğinde manzaraya aşık oluyor ve buraya bir şato yaptırmaya karar vererek 1300 kilometre karelik alanı satın alıyor. Kral, kendisine sunulan Batı Avrupa kökenli saray planlarını kenara iterek daha özgün bir mimari istiyor. Sonunda Alman mimar Johannes Schultz, klasik avrupa stillerini, İtalyan ve Rönesans çizgisindeki Alman estetiğini bir araya getirdiği planıyla Carol’un gönlünü kazanıyor. 1873 yılında inşasına başlanan şato, 1883 yılında hizmete açılıyor. Şatonun avlusunda Carol’un bir heykeli bulunuyor. Yaklaşık yirmi kişilik gruplar halinde rehber eşliğinde gezebiliyorsunuz şatoyu. İç ve dış duvarlardaki ahşap oymacılığın inceliklerini görünce büyüleniyoruz. İçeride beş metre yüksekliğinde kristal aynası da olan bir koridor mevcut. Aynı zamanda tarihte elektrik sisteminin kullanıldığı ilk şato olma özelliğini taşıyor. Her odası ayrı güzellikte. Kimi İtalyan, kimi Endülüs, kimi Türk, kimi Alman stilinde dizayn edilmiş.

Peleş Şatosu yakınında bir yapı…

Kaleden Sinaia kasabasına ormanlık yolda yürüyerek ilerlerken sağ tarafımızda bir restoran ilgimizi çekiyor: “Cutitu d’Argint“. İçeri girip soluklanıyor ve bir menü seçip ziyafet için beklemeye başlıyoruz. Otantik olduğu kadar, geniş ve ferah bir mekan. Garson masamıza bir tabak turşu ve ortaya bir kurufasülye koyuyor. Önümüzdeki boş servis tabağına konulan ilk et ürünü bitmeden yenisi geliyor. Toplamda dokuz parça farklı et ürünüyle hem gözümüz hem de karnımız doyuyor. Şunu belirtmeliyim ki; ömrümdeki en güzel kurufasülyeyi burada yemiş bulunuyorum. Eğer Sinaia’ya yolunuz düşerse, bu güzelim restorana mutlaka uğrayın.

Artık yurda dönüş zamanı. Trenle Bükreş yollarına düşüyoruz. Fakat uçak saatimize daha çok var. Bu arada üzülerek söylemeliyim, havaalanında çantaları bırakabileceğiniz bir emanet ofisi de mevcut değil. Bu sebeple, cebimizde dört saatlik bir zaman dilimi, Bükreş sokaklarında ellerimizde çantalarla gezmeye koyuluyoruz. “Bucuresti Christmas Market” adı altında, meydanda kurulmuş küçük bir pazar yerinde duraklayıp sıcak şarapla ısınıyoruz. Bükreş sokaklarının mimarisine de göz atarak vaktimizi doldurduktan sonra, havaalanına taksiyle dönüş yapıyoruz ve üç buçuk günlük bu Romanya gezisi sonunda İstanbul’a yol alıyoruz.

Not: Güzergahımızda olup, rüya gibi geçen bu gezi dahilinde ziyaret edemediğimiz birkaç yapı hakkında bilgi aktarmak istiyorum. İlki: “Cantacuzino Castle“. Buşteni’de Zamora sokağında yer alıyor. Yapımı 1911 yılında tamamlanan bina, Prens George Grigore Cantacuzino’nun isteği üzerine, mimar Gregory Cerchez tarafından Neo-Romen stilde inşa edilmiş. 3000 metrekarelik bir alanı kapsıyor. 1948’de kamulaştırılana kadar Cantacuzino ailesine ait olan yapı, İç işleri bakanlığına devredilmiş. Kale 1989 yılında torunları tarafından yeniden devralınsa da, 2004 yılında özel yatırımcılara satılmış.

Bir de Buşteni’de yazar Cezar Petrescu anısına açılmış bir hatıra müzesi bulunuyor. Yazar, 1937’den ölümüne dek bu evde yaşamış. Müze içinde Romen seramikleri, rustik mobilyalar, ve yazarın ailesi tarafından bağışlanan zengin bir resim ve heykel koleksiyonu mevcut.

Peleş Şatosu bahçesinden…

Eğer ilkbahardan itibaren havanın güzel olduğu zamanlarda giderseniz Urlatoarea Şelalesi’ni de görmeyi ihmal etmeyin.

25-28 Aralık 2014…
Sevgiler…
Ufuk Erdal.

Content Protection by DMCA.com

İlk yorum yapan siz olun

Bir Cevap Yazın