İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Rotamız “Tallinn”, Sebebimiz Mariah…

Content Protection by DMCA.com

90’lı yılların pop kraliçesini dinlemek için yollardayız. Hedefimiz Tallinn, Estonya’nın başkenti. Kentin tarihi bölümü küçük de olsa görülmeye değer noktaları sizin için kaleme aldım.

Tallinn (Gezegenden Notlar) – Tallinn Havaalanı‘nda (Lennart Meri) bir genç omzumuza dokunuyor ve taksi isteyip istemediğimizi soruyor. Önceden rezervasyonunu yaptığımız bir restorana da yetişmek adına zaten niyetimiz de bir taksiydi. İşimize geliyor ve gençle birlikte havaalanı dışına yöneliyoruz. Şık bir arabayla otele gitmek güzel olacak. Bunu özellikle yazdım. Çünkü dikkat edilmesi gereken bir nokta var. Tallinn’de üç çeşit taksi bulunuyor. Gri taksiler, beyaz taksiler ve sarı taksiler. Taksimetre açısından bir fark olmasa da açılış ücreti olarak griler en ucuz, sarılar ise en pahalı olanlar. İşin içine acele girince, bindiğimiz aracın bu üçüne dahil olmadığını taksimetre çalışmaya başlayınca anlıyoruz. Tabii biraz pahalıya patlıyor. (Açılış: 6,5 euro, kilometre başına 5,49 euro) Bir de 105 nolu otobüs tercih edilebilir. Havaalanından otobüsle şehir merkezi yaklaşık yarım saat sürüyor.

Tallinn Sokakları

Tallinn macerasına artık yavaştan girmek istiyorum. Endla sokağında bulunan otelimizin lobisinde geçen bir Rusça diyalog dikkatimi çekiyor. Bu topraklarda işittiğim ilk dil oluyor Rusça. Resepsiyonist de müşterisi kadar akıcı bir Rusça konuşuyor. Estonya’nın Sovyet mâzisini düşününce açıkçası pek yadırgamıyorum.

Otele yerleşme işlerini hallettikten sonra, sırada nihayet bir restoran tecrübemiz var ve oraya doğru ilerlerken hava henüz kararmadığından görebileceğimiz bir kaç yeri rotamıza ekliyoruz. Yolumuz üzerindeki Aziz Charles Kilisesi (Estonca: Kaarli kirik) dikkatimi çekiyor. Tallinn’in en büyük 19. yüzyıl kilisesiymiş. Dışarıdan fotoğraflamakla yetiniyorum. Ayrıca salı günleri akşamüstü saat 17:00’da bir klasik müzik dinletisi veriyorlar. Hoş olsa gerek.

Özgürlük Meydanı‘na (Estonca: Vabaduse väljak) vardığımızda kısa bir süre duraklıyoruz. Burası tüm turistlerin ortak geçiş noktası ve yaya trafiği her daim mevcut. Askeri geçit törenleri ve çeşitli konserler de burada yapılıyor. Çevredeki seslere kulak verdikçe Rus dilinin ne kadar baskın olduğunu ve özellikle bazı yapılara baktıkça Sovyet etkisinin ağırlığını açıkça görüyorum.

Özgürlük Meydanı

Sovyet ruhu her adımda hissediliyor.

Rus kontrolünde bulunan Estonya’nın, Sovyetlere karşı ayaklanıp başlattığı Estonya Bağımsızlık Savaşı (1917), Almanların desteğiyle 1918’de bağımsızlık ilan edilmesiyle sonuçlandı. Fakat Almanlar I.Dünya Savaşı’nda güçsüzleşince; Estonya, Sovyetler tarafından yeniden işgal edildi. Meydanda bulunan Özgürlük Anıtı (Estonca: Vabadussõja võidusammas) bu savaşın anısına 2009 yılında yapıtırılmış. Haç şeklindeki bu anıt, Estonya’nın en seçkin ödülü olan Vabadusrist ödülüne de sahip.

Aziz John Kilisesi (Estonca: Jaani kirik) de bu meydanda. Sarı renkli dış duvarları ile göze çarpıyor. Hazreti İsa’nın öğrencisi ve dördüncü İncil’in yazarı olan Aziz John’a adanmış bir kilise. 1862 yılında başlayan neo-gotik stildeki inşaat, 1867 yılında tamamlanmış. Eğer denk gelirseniz çarşamba günleri öğleden sonra saat 13:30’da kilisenin müzik dinletisi var.

Kiek in de Kök

Özgürlük meydanını arkamıza alıp, anıtın hemen yanındaki merdivenlerden yürüyerek, yavaş yavaş Toompea Tepesi’ne doğru ilerlerken, yol üzerindeki ilk durağımız Kiek in de Kök oluyor. 1475 yılında inşa edilmiş bir topçu kulesi burası. Estonca’da “kök” mutfak anlamına geliyor. Çevredeki evlerin mutfakları bu kuleden rahatlıkla izlenebildiğinden bu ismi almış. Tarihi 1577’e uzanan top gülleleri halen dış duvarlarda gömülü duruyor. Kulenin altında ise bir müze var. Pazartesi günleri hariç 10:00-17:30 saatleri arasında ziyaret edilebilir. Giriş ücreti €5. Tünelleri de görmek istiyorsanız ücret €9 tutuyor.

Kulenin biraz yukarısındaki Aleksander Nevsky Katedrali, ülke Rus İmparatorluğu’nun bir parçası olduğu dönemde inşa edilmiş. Mimarı Mikhail Preobrazhensky. Tallinn’in en görkemli kubbesine sahip bu ortodoks katedrali, Toompea tepesinde, Estonya halk kahramanı Kalevipoeg’in babası Kalev’in gömüldüğü yerde duruyor. 09:30-17:00 saatleri arasında gezilebilir.

Aleksander Nevsky Katedrali

Katedralin ön cephesi Parlemento Binası‘na bakıyor. Bina aslında Toompea Kalesi‘nin (Estonca: Toompea loss) bir parçası. 9. yüzyıldan beri kullanımda olan kale, artık bu parlemento binası olarak varlığını sürdürüyor. Kale 11:00-16:00 saatleri arasında ziyarete açık. Bina’nın hemen yan tarafındaki bahçelik alana çıktığımızda, kalenin arka cephesindeki Hermann kulesi (Estonca: Pikk Hermann) gözümüze çarpıyor. Kule 1360-70 yıllarında inşa edilmiş. Zirvesinde bir Estonya bayrağı dalgalanıyor. Bayrak gün doğumunda milli marş çalınarak çekiliyor. Gün batımında indirilirken “Mu isamaa on minu arm” (Avatanım Aşkımdır) şarkısını çalıyorlar. Kulenin dibine kadar yürüdüğümüzde şehrin dış tarafına bakan duvara varmış oluyoruz. Burası aynı zamanda izleme platformu olarak adlandırılan yerlerden biri. Ancak görüş biraz kısıtlı. Ve hava tam olarak kararmadan şehri gören platformlardan birine ulaşmak istiyoruz.

Vardığımız platformun adı Kohtuotsa (Estonca: Kohtuotsa vaateplatvorm). Yağmura ve akşam saatine rağmen hala ziyaretçisi var.  Toompea tepesinde, güzel bir görüş alanına sahip bir platform daha var: Patkuli Vaateplatvorm. Fakat artık restorana geç kalmamak gerek. Birkaç fotoğraf çektikten sonra yürüyüşe devam ediyoruz.

Kohtuotsa

Aynı zamanda iyi bir aşçı da olan sevgili dostum ve yol arkadaşım Erdem, tüm seyahatler boyunca restoran seçimi konusunda destekçim olmuştur. Destek olmak bir yana, küçük bir sır da vermiş olayım, onun damak zevkine çok güvendiğimden, neredeyse tüm restoran seçimlerini aslında o yapıyor. Sonsuz teşekkürler Erdem (erdemchef.com).

Korsaar; internetten edindiğimiz izlenimi boşa çıkarmayan, korsan konseptinde hoş bir restoran. Zamanında yetişiyoruz. Hizmet ve güleryüz her yerde dikkat ettiğimiz ilk iki husus ve burası açık ara önde. Garsonların ilgisi ve menüde yer alan ne varsa verdikleri ayrıntılı bilgiler bizi memnun kılıyor. Getirdikleri ekmek de dahil sundukları her ürünün içeriği hakkında bilgi sahibi olmaları etkileyici.

Korsaar

Güzel bir akşam yemeği ve sakin geçen bir geceden sonra artık şehri gezme vakti. Sabah dokuz civarında otelden çıkıyoruz ve şansımıza bugün hava güneşli. 3 nolu tramvaya (kişi başı 2 euro) binerek Kadriorg bölgesine ulaşıyoruz. (1 nolu tramvay da Kadriorg’dan geçiyor.) Şehir küçük olduğundan bir yerden diğerine ulaşım süresi kâfi miktarda.

Kadriorg Sarayı (Estonca: Kadrioru loss) en bilinen noktalardan. İçinde bulunduğu geniş parkla aynı adı taşıyor. Rus Çarı I.Pedro tarafından I.Katerina için (1718-1725) yaptırılmış. Saray şu an, 16. yüzyıldan 20. yüzyıla kadar yabancı sanat eserlerinin sergilendiği bir müze olarak hayatta. (Pazartesi ve salı günleri hariç 10:00-20:00 saatleri arasında ziyaret edilebilir. Giriş €6.)

Kadriorg Sarayı

Parkın içinde sarayın hemen yakınındaki Kumu müzesi ise Estonya sanatına dair eserler için bir mekan olmuş durumda. (Burası pazartesi ve salı günleri hariç 11:00-18:00 saatleri arasında açık. Giriş €6.)

Aylardan Nisan. Parktaki donmuş küçük havuz hala tam olarak erimemiş. Uçakla alçalmaya başladığımızda yer yer minik kar örtüleri gözümüze çarpmıştı. Hatta yine uçaktan bir göletin donmuş yüzeyini kuşbakışı olarak görebilmiştik. Şimdi İstanbul’da baharın etkisiyle hava son derece ılık olmalı. Park, huzurlu bir gezinti için biçilmiş kaftan. Yaklaşık bir saatimizi burada geçiriyoruz.

Kadriorg Park

Sırada şehrin Ortaçağ’dan kalma eski bölümü var. Buraya Kadriorg’dan yürüyerek geliyoruz. Girişi Margaret Kulesi‘nin (Paks Margareta) olduğu Büyük Kıyı Kapısı’ndan yapıyoruz. Eski kentin denize en yakın noktası burası. Denizden gelebilecek tehditlere karşı savunma maksadıyla inşa edilmiş. Kule aynı zamanda bir denizcilik müzesi (Eesti Meremuuseum) olarak faaliyet gösteriyor. Estonya’ya dair denizcilik tarihini sergileyen bir müze. (Pazartesi günleri hariç her gün 10:00-18:00 saatleri arasında ziyarete açık. Giriş €5.)

Eski Kent tarihi, 13.yy’a kadar uzanıyor. Töton şövalyelerinin burada bir kale inşa etmesiyle kurulmaya başlamış. Hansa birliğinin önemli bir merkezi olarak gelişmiş. Bunun bir sonucu olarak kamu binaları ve özellikle de kiliseler zenginleşmiş. Savaş ve yangınların neden olduğu yıkımlara rağmen tüccarlara ait evlerin iç mimarisi dikkate değer bir ölçüde hayatta kalmış. Zaman zaman dar sokaklara girip avlulara göz attıkça bunu net olarak hissedebiliyorum.

Birkaç sokak (sırasıyla Vene ve Pühavaimu sokakları) ilerledikten sonra Kuzey Avrupa’nın en iyi korunmuş gotik Belediye Binası‘nın bulunduğu meydana varıyoruz. 1402 yılında inşa edilmiş. Meydana eski kentin kalbi diyebiliriz. Bir de 1422 yılından beri açık olan bir eczane var burada. Avrupa’nın halen faaliyette olan en eski eczanesi (Estonca: Raeapteek).

Katerina pasajında sanat…

Yürüyerek, önce Viru Kapısı ardından Katerina Pasajı’nı görmek niyetindeyiz. Viru kapısına vardığımızda çevredeki tadilat çektiğim fotoğrafları bir parça gölgelediği için yayınlamamyı tercih ettim. Kapı 14. yüzyılda şehri korumak üzere savunma sisteminin bir parçası inşa edilmiş.

Sokaklarda ressam atölyeleri dikkatimizi çekiyor. Hiç de öyle yabana atılacak cinsten değiller. Her ne kadar çoğu aynı görüntüyü kopyalayarak bir zanaate çevrilmiş olsalar da, içerdikleri ince işçilik takdiri hakediyor. Devamında Katerina Pasajı’na (Estonca: Katarina Käik) girdiğimizde bir cam eşya dükkanının önünden geçiyoruz. İçeride bir kadın hem camı işliyor hem de boyasını yapıyor. Hediyelik eşya için bir alternatif olarak belirtebilirim.

Artık yavaş yavaş akşam vakti geliyor ve yemek için arayışa giriyoruz. Derken bir restoranın önünde küçük bir oyun dikkatimizi çekiyor. Oyun dediğim yalnızca dönem giysileriyle restoran önünde müşteri çekmeye çalışan garsonlar. İlgimizi çekiyor ve yaklaşıyoruz. İçlerinden biri aramıza girip bir madalyon gösteriyor. “İşte!” diyor. “Bu madalyon size bir bira hakkı veriyor. İçeri gelin ve biralarımızın tadına bakın.” Yaklaşım hoşumuza gidiyor ve içeriye giriyoruz. Konsept: ortaçağ. İç mimariden tutun, garson kıyayetlerine, tuvaletten tutun menüye kadar herşey adeta ortaçağa ait. Tarçınlı bira keyfimize keyif katıyor. Restoranın ismi: Olde Hansa

Peki! Yazının başlığında bahsettiğim Mariah’a gelelim. Aslında Tallinn seyahat seçeneklerimiz arasında daha geri sıralardaydı. Fakat buraya geliş sebebimiz bu güzel kadın: Mariah Carey’den bahsediyorum. Lise aşkım! Ne çok istemiştim canlı izleyebilmeyi. 6 Nisan gecesi Saku Suurhall‘da sahneye çıkıyor. Fakat buraya kadar gelmişken biraz da gezmemek olmazdı. Zaman elverdiği ölçüde gezebildiğim kadarını anlatmaya çalıştım. Takdir sizin.

Mariah Carey, Saku Suurhall

Ertesi gün, bu seyahatin ikinci durağı olan Riga’ya doğru yolculuk vakti. Bir sonraki seyahat yazısında buluşmak dileğiyle.

Seyahat dolu bir ömür dilerim.
Saygılar, sevgiler…
5-7 Nisan 2016, Ufuk Erdal.

Content Protection by DMCA.com

İlk yorum yapan siz olun

Bir Cevap Yazın