İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Tarihi Yaşatan Şehir: “Safranbolu”

Content Protection by DMCA.com

Yoğun iş hayatından, şehrin keşmekeşinden, belki de insanlardan kaçmak; hatta ruhsal anlamda arınmak istiyorsanız bir haftasonu kaçamağı yapıp Safranbolu’ya gelin derim.

Safranbolu (Gezegenden Notlar) – Kötülüğe boğazına dek batmış olan İstanbul’da bir tatlı huzuru bulmak artık çok zor. Şarap rengi dumanların yerini, gri ve somurkan bir gökyüzü almış çoktan. Biz de Ocak ayının bir salı günü İstanbul’dan kaçmaya karar verip, cumadan otobüsle yola çıkıyoruz bu güzelim kasabaya.

Safranbolu

Şehrin turistler tarafından ilgi görüyor oluşu, biraz da Safranbolu evlerinin tarihi değeri ve mimari yapısının halen korunuyor olmasından kaynaklı. Sokak zemininin taş yapısı olduğu gibi bırakılmış. Gezi sırasında yalnızca yapıların değil, kültürün de korunduğuna şahit olup gururlanıyorum. Safranbolu’da kültür seviyesinin Türkiye şartlarının üzerinde olduğu aşikâr. Bunu esnafta, gezi rehberinde ve hatta lokanta masalarında yapılan sohbetlerde hissetmek mümkün. Şehrin Eski Çarşı diye adlandırılan tarihi merkezi; 1994 yılında Unesco’nun Dünya Kültür Mirası listesine girerek koruma altına alınmış. Bu bölümdeki bazı betonarme yapılar, bu tarihten önce inşa edilmiş. Hızla gelişip hayatın her alanına arsızca nüfuz eden teknoloji canavarını baz alırsak, kültürün korunmasında belki de en büyük rolü 1976’da kendi koruma altına alan Kültür Bakanlığı üstleniyor.

Safranbolu

Cumartesi günü otelden çıkıp Kazdağlıoğlu Meydanı’na çabucak ulaşıyoruz. Cinci Hamamı ve Kazdağlıoğlu Camii de burada bulunuyor. İzzet Paşa Camii de çok yakın. Sokakları yürüyerek arşınlama niyetindeyiz. Tarihî Safranbolu evleriyle bezeli şehri keyfimizce gezerken yolumuz Kent Tarihi Müzesi‘ne düşüyor. Dış cephede birkaç poz çektikten sonra müze görevlisinin verdiği galoşları ayağımıza geçirip içeriyi gezmeye koyuluyoruz. 1904 yılında halk desteğiyle tamamen kesme taştan inşa edilen yapı, önceleri Hükümet Konağı’ymış, fakat 2006’dan beri müze olarak hizmette. Bazı ticarî araç ve gereçlerin yanında el sanatları ve fotoğraflar sergileniyor. Zemin katta eczacı, lokumcu, yemenici, kalaycı gibi eskiye dair zanaatların sergilendiği cansız mankenli canlandırma bölümler mecvut. Fikrime göre cansız manken kullanmak yerine, minik bir uyarlamayla her bölüme ekstra birer görevli atanabilir. Böylece hem gençlere iş imkânı sağlanmış olur, hem de tarihî kültür daha gerçekçi bir ortamda sunulmuş olur.

Kent Tarihi Müzesi

Müzeden aldığımız bilet hemen arka bahçede bulunan Türkiye’nin en eski Saat Kulesi‘nde de geçerli. Dar merdivenleri kullanarak kulenin üst katına ulaştığımızda, ziyaretçilerin yanında oturacak bir yer bulup, biz de onlar gibi yıllardır bu kuleye gönüllü bakıcılık yapan İsmail Bey’e kulak veriyoruz. Saati yaklaşık 50 yıldır o kuruyor ve bakımını yapıyormuş. Kulenin tarihinden söz ediyor. III.Selim’in sadrazamlarından İzzet Mehmet Paşa hemşehrilerine bir söz vermiş: “Hepinize ikişer saat hediye edeceğim. Biri evinize, diğeri iş yerinize”. Paşa yerden 12 metre yükseklikte bir kule inşa etmiş ve İngiltere’den çanlı bir saat getirtmiş. Çan yarım saatte bir hem evlerden, hem işyerlerinden duyulmaya başlayınca mesele anlaşılmış. İzzet Paşa’nın cami ve saatinden başka bir diğer hatırası da şehrin çeşmeleriymiş. Kule; müzeyle birlikte eski kalenin sınırları içinde bulunuyor. Burada Karabük Valiliği ve Karabük Üniversitesi katkılarıyla yapılan Türkiye’deki diğer bazı kulelerin maketlerine rastlayabilirsiniz.

Saat Kulesi (sağda), Dolmabahçe Saat Kulesi Minyatürü (önde)

İsmail Bey aslında bir yemeni ustası. Bize yalnızca kule ile ilgili değil, şehir tarihine dair birçok bilgiyi de ustaca anlatıyor. Belirtmek isterim ki; yalnızca yaşından ötürü değil, kültürel mirasın korunması adına gösterdiği çabalardan dolayı da büyük bir saygıyı hak ediyor. Bu işten hiçbir ücret almıyor ve kendisinden sonra bu görevi devam ettirecek birini bulamama endişesini taşıyor. Çünkü kulede saat bekçiliğine dair bir kadro yok. İsmail Bey’in isteği evlere sahip çıkıldığı gibi kuleye de sahip çıkılması. Burada en büyük rol halka düşüyor.

Safranbolu

Kuleden sonra Arasta Sokağı’nda Yemeniciler Arastası‘na giriyoruz. Birbirine bitişik 48 dükkandan oluşuyor. Diğer ismi Arasna olan bu çarşı 17.yy’ın ikinci yarısında Köprülü Mehmet Paşa Camii’ne akar sağlamak amacıyla yapılmış ve asmalarla donatılmış.

Demirciler Çarşısı, 18.yy’dan beri bozulmadan günümüze kadar ulaşmış. Dükkânlarda demir ustalarını işlerinin başında görebilirsiniz. Bu çarşıda bakırcı ve kalaycılar da bulunuyor. Safranbolu’da bakır ustaları ocakta biriken külleri atmayıp kalaycı ustasına verirmiş. “Komşu komşunun külüne muhtaç” sözü aklıma geliyor hemen. Ustalar bakır kapları kalaylamadan önce bu külleri kullanırmış.

Demirciler Çarşısı

Manifaturacılar Çarşısı‘nda semerci, saraç ve lokum ustalarının dükkanları bulunuyor. Dükkanlarda elinde tepsiyle yoldan geçenlere lokum ikram ederek içeri buyur eden dili ballı esnaflar var. Safranbolu’dan lokum almadan gitmek olmaz. Biz de bir yandan sohbet edip bir yandan da beğendiğimiz lokumlardan satın alıyoruz. Bir de kolonyacılar var. Safran kolonyası da hediye için güzel bir seçim. Safranbolu evlerinin küçük maketleri, el işi danteller, anahtarlıklar da bulunuyor.

Safranbolu

Kaldığımız otel tarihi kültürü yansıtmayı büyük oranda başardığından ve biraz da vakitten dolayı biz içeri girmedik, fakat siz Safranbolu Evleri’nin iç yapısını ve ev yaşamını merak ediyorsanız Kaymakamlar Gezi Evi‘ni ziyaret edebilirsiniz.

Eski Çarşı’da bulunan bir yapı da Cinci Han, Türkiye’nin en büyük tarihi kervansarayarından biri. 1645’te Kazasker Hüseyin Efendi tarafından yaptırılmış. Tarihî yapısı bozulmadan gerçekleştirilen restorasyondan sonra hem otel hem de kafe olarak hizmete açılmış. Avluyu ve balkon katı gezdikten sonra, dinlenip birer Türk Kahvesi içmek üzere içeriye giriyoruz. Oldukça geniş bir iç alana sahip ve haftasonu olmasına rağmen neredeyse boş. Ancak görülmeye değer. Uğramadan geçmeyin derim.

Cinci Han, Safranbolu

Rehber eşliğinde bölge turu…

Pazar günü Hüseyin Bey’in rehberliğindeki tura katılıyoruz. Tura başka katılan olmadığı için vakit de bizden yana. Son dönemde Türkiye’nin dış politikalarından ötürü yurtdışından gelen turistlerde büyük oranda azalma olmuş. Araca binip yola koyuluyoruz. (Safranbolu’ya özel araç yerine bizim gibi otobüsle geldiyseniz böyle bir turu seçmek sizi hem vakit kaybı hem de zahmetten kurtaracaktır.)

Eski Çarşı bölümü daha basık bir alanda olduğundan daha az kar yağışı ve hava 3-4 derece daha sıcak oluyormuş. Bağlar bölümü ise daha yüksek bir alanda (yaz aylarında bolca esermiş) kurulu ve yazlık olarak kullanılıyor. Buradaki evler sebze/meyve tarımı da yapılan büyük bahçeler içerisinde. Bağlar, ismini hemen her evin bahçesinde bulunan üzüm bağlarından almış. Esnafların dükkânları ise Eski Çarşı bölgesinde. Hüseyin Bey’in anlattığına göre eski dönemde yaz aylarında esnaflar günlük olarak Bağlar bölgesinden o dönemin binek hayvanlarıyla dükkânlarına gidip geliyormuş.

Bulak Mencilis Mağarası

Turun ilk ayağı Bulak Mencilis Mağarası oluyor. Yalnızca bahar aylarında akan Mencilis Deresi üzerinde bulunduğundan bayağı geç keşfedilmiş. Gerekli araştırmalardan sonra 2003 yılında 400 metrelik alanı geziye açılmış. 157 basamağı tırmandıktan sonra baretlerimizi takıp mağaraya giriş yapıyoruz. Flaş kullanmadan fotoğraf çekilmesine izin veriliyor. Mağaranın uzunluğu ise rehberimizin anlattığına göre yaklaşık altı kilometreyi buluyormuş. Türkiye’nin dördüncü büyük mağarası olarak geçiyor. İçerideki sarkıt, dikit, kristal ve travertenler; Sarıçiçek Ormanı’ndaki yağmur ve eriyen kar sularının zaman içinde topraktan sızarak mağaraya ulaşmasıyla oluşuyor. Bir santim sarkıtın 3000 yılda oluştuğu baz alınarak mağaranın 15 milyon yıllık olduğu tahmin ediliyormuş. İçerideki sıcaklık yaz/kış 15 derece. Kar ve yağmur sularının topraktan sızarken bitki köklerinden gelen zengin mineraller sayesinde içerideki oluşumlarda renk çeşitliliği de var. Mağaranın içinde aynı zamanda büyük bir yeraltı nehri de bulunuyor. Girişteki ilk yüz metrelik bölümde bazı yaşam kalıntıları da bulunmuş.

Tokatlı Kanyonu

Mağaradan sonraki durağımız Tokatlı Kanyonu ve kanyonun başlangıcındaki uç noktaya konumlandırılmış Kristal Teras. Yerden 80 metre yüksekliğinde olan teras 70 ton çekme kapasitesine sahip bir cam platform. Kanyonun manzarasına hakim oluşu hem fotoğrafçılar için çekicilik sebebi. Yaklaşık üç yıldır hizmette. Şükür ki; kış aylarında olduğumuzdan cam tabanı da ziyaretçiler sayesinde biraz çamura bulanmış. Yoksa korkuluklara kadar yürümem oldukça zor olacaktı. Yine de usulca yaklaştığım korkuluklarda ağağıya bakmak yerine, eğilmeden ufkun manzarasını izlemeyi tercih ediyorum.

Kristal Teras

Hemen bitişikte İncekaya Su Kemeri bulunuyor. 1796 yılında yine İzzet Mehmet Paşa tarafından yaptırılmış. Orman dibinden çıkan kaynak suyunu Eski Çarşı’daki çeşmelere dağıtan kanal sisteminin bir parçası. Kemere kuşbakışı bakıldığında hafif bir Z şeklini andırıyor. Bunun sebebi üzerinden geçen suyun şiddetini azaltmak ve rüzgar karşısındaki direncini artırmak. Safranbolu şebeke suyuna geçtikten sonra şehre artık buradan su gitmemeye başlamış. Bu sebeple bir gün önce İsmail Bey’in sözünü ettiği çeşmeler de biraz öksüz kalmış. Dış yüzey temizliği haricinde hiçbir tadilattan geçmemiş. Tokatlı Kanyonu, Safranbolu’dan geçerken Gümüş Kanyonu adını alsa da, özünde aynı kanyon. Kanyona inildiğinde piknik alanı, at binme alanı ve hatta paintball alanı mevcut. Kanyondan Eski Çarşı’ya kadar bir yürüyüş parkuru da bulunuyor.

İncekaya Su Kemeri

Değişmeyen tarih: Yörük Köyü

Gezinin son ayağı ise Yörük Köyü. Köyün tarihi 1565’e kadar uzanıyor. Oğuz Kağan Destanı’nda bahsi geçen 24 Oğuz boyundan biri olan Kayı’nın Karakeçili aşireti tarafından kurulmuş. Çevredeki diğer iki yörük köyü Hacılar Obası Köyü ve Davut Obası Köyü’ymüş. Zaman ayak uydurarak eski doğal halini koruyamayan diğer iki köyün aksine Yörük Köyü yüzde doksan oranında korunmuş. 113 adet tescilli binası mevcut. Bektaşi inancına göre kurulan bu köyün girişinde dualarin eksik edilmemesi geleneğini devam ettiren ve ölümün varlığını hatırlatan bir köy mezarlığı bulunuyor.

Yörük Köyü

Sipahioğlu Konakları ziyaretçilere açık. Dışarıdan bakıldığında tek bir yapı olarak görülse de içeride haremlik ve selamlık olarak iki ayrı konak şeklinde tasarlanmış. Haremlik bölüm ailenin günlük yaşantısını için ayrılmış. Selamlık bölüm ise misafirlerin ağırlandığı bölüm. Bu sebeple daha özenlidir ve yaşadıkları kültüre dair birçok duvar boyaması ve işçiliğe sahip. Haremlik selamlık tabirinin de öyle şimdiki gibi dayatılan erkek-kadın ayrımı anlamına gelmediğini de hatırlatmış olmak isterim. Hüseyin Bey konağı bize gezdirirken bir yandan da geleneklerle ilgili bilgiler aktarmayı ihmal etmiyor.

Yörük Köyü

Köyün nüfusu seksenmiş. Kırk haneden oluşuyor. Kültür seviyesinin yüksek olduğunu üzerine basa basa söylüyor. Gezerken insanların dostça ve nezâketle yaklaşımları da bu seviyenin birer kanıtı oluyor gönlümüzde. Cadde ve sokak isimlerinde, evlerin kapılarında şahıs isimleri her zaman makamlarıyla yazılıyor.

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

Bir de Leyla Gencer’in büstüne rastlıyoruz. Hüseyin Bey hemen anlatıyor. Annesi Polonyalı, babası da bu köylü olan opera sanatçımızın çocukluğunun bir bölümü bu köyde, ömrünün büyük bölümü ise yurtdışında geçmiş. Büst de yaşadığı evin hemen önünde bulunuyor. Ev oldukça hasarlı durumda, fakat Kültür Bakanlığı evi 2015 yılında devralarak ileride Leyla Gencer Müzesi olmak üzere çatısını yenilemiş. Vasiyetinde belirttiği gibi Gencer’in külleri İstanbul Boğazı’na dökülmüş.

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

Köyden ayrılmadan Yörük Sofra’sında gözlemelerin ve baklavanın tadına bakıyoruz. Açıkça söylemeliyim yazıyı sonlandırırken ağzım yeniden sulandı. Baklavanın tadına mutlaka bakmalısınız. Hem de sıcak veriliyor.

Saygılar… Sevgiler…
Ufuk Erdal.

Content Protection by DMCA.com

İlk yorum yapan siz olun

Bir Cevap Yazın