İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Yabancılık Çektirmeyen Başkent: “Madrid”

Content Protection by DMCA.com

İkinci özgür yurtdışı seyahatimdir Madrid. Romanya’dan sonra ikinci. Öncekiler hep iş gereği ziyaret edilmiş, kısıtlı vakitte gezilebildiği kadar gezilmiş şehirlerdi. Şimdiyse adamakıllı bir gezi yapabildiğim için şükür ediyorum.

Madrid (Gezegenden Notlar)Barajas Uluslararası Havaalanı şehir merkezine 13 km uzaklıkta. Havaalanının hemen önünden kalkan sarı otobüslerle ulaşılabiliyor. Havaalanının büyüklüğü otobüslerin kalabalık olmasına da sebep oluyor. Metro ya da taksi ile de ulaşım mevcut.

Madrid, İspanya’nın en büyük şehri ve başkenti. Tarihi mimari yeni dönem yapılarla içiçe, elektriğiyle insanı etkisi altına alan kocaman bir şehir. Gezip görme, kültür, tarih, gece yaşamı anlamında doyurucu tüm niteliklere sahip. İnsanları canayakın ve yardımsever. Daha ilk dakikada kendimi evimde hissediyorum.

Küçük bir meydan

Akşam yemeği için otele oldukça yakın olan Tirso de Molina‘dayız. Mekanın kendisi de meydanla aynı ismi taşıyor: Taberna Tirso de Molina! Yemeğin yanında atıştırmalık olarak getirdikleri zeytinin tadına bakınca tıpkı Romanya’da olduğu gibi burada da lezzet konusunda sıkıntı çekmeyeceğimizi anlıyorum. Sadece bir zeytin demeyin, mutlaka denemelisiniz. Bir de tavsiyem, yerel yemekler yapan lokantaları tercih ederseniz, lezzet anlamında sizin için daha tatmin edici olacaktır.

Şehrin en işlek meydanı

Turistlerin en kalabalık olduğu yer ise Puerto del Sol. Şehrin en merkezi yeri. Kral III.Charles’ın heykelinin bulunduğu meydanda sokak müzisyenlerine rastlıyoruz. Tur rehberlerinin de başlangıç noktası olarak kullandığı açıkça belli olan bu yer oldukça işlek ve geç saatlere kadar kalabalık. Heykelin ön tarafında, saat kulesiyle görselleştirilmiş kırmızı-beyaz yapısıyla postane binası “Real Casa de Correos” bulunuyor. Merkezi olduğundan diğer tüm meydanlara buradan rahatlıkla ulaşılabiliyor. Şehirdeki birçok meydanda olduğu gibi burada da bir metro girişi mevcut. Madrid’in simgesi haline gelen ayı heykeli “El Oso y El Madrono” da burada bulunuyor.

Madrid’i anlatan çoğu kaynakda adı geçmese de görülmesi gereken yerler arasına San Jeronimo el Real‘i eklemek istiyorum. Prado müzesine çok yakın olan bu kilise, iç mekandaki sanatsal vitrayları, heykelleri ve göz alıcı dış mimarisiyle durağımız oluyor.

San Jeronimo el Real

Meydanların çokluğu şehri güzelleştirir.

Plaza de Cibeles, yaya trafiği için çok uygun olmasa da içerdiği zengin mimarisi nedeniyle mutlaka görülmesi gereken bir yer. Palacio de Cibeles burada bulunuyor. Aynı zamanda meydana adını da veren, Friglerin anadolu kökenli doğa tanrıçası Kibele’nin atlı heykeli de bu meydanın göbeğinde.

Plaza de Cibeles

Kafe, restaurant ve birkaç turistik dükkanı barındıran Plaza Mayor sonraki akşamlarda uğrak yerimiz oluyor. Madrid’in en bilinen yeri ve turistlerin gözde mekanlarından. Gece ve gündüz ayrı güzelliği olan mekanda, özellikle geceleri sokak müzisyenleri, pandomim sanatçılarına rastlayabilirsiniz. Meydanın göbeğinde Kral III.Felipe’nin bir atlı heykeli bulunuyor. Dört tarafı kapalı bir meydan olan Plaza Mayor, trafikten uzaklaşıp içerideki restoranlardan birinde vakit geçirmek için uygun bir yer.

İspanyol mutfağı dillere destan

Özellikle yeme içme konusunda tür ayrımınız yoksa, sizi mutlu edecek bir yemek kültürü mevcut Madrid’de. Zeytininden peynirine, çorbasından tatlısına, etinden her tür sebzesine kadar lezzet konusunda sıkıntı çekmiyoruz. Hint ve Türk mutfağından örneklere de sıkça rastlamak mümkün. Ancak tavsiyem Madrid’e gitmişken buralar yerine İspanyol mutfağını tercih etmeniz.

Sekiz günlük bu periyotta, İspanyol mutfağının kollarına tereddütsüz bıraktık kendimizi. Halen faal durumda olan dünyanın ilk restoranı ünvanına sahip Botín, bu seçim için biçilmiş kaftan oldu. Ancak önceden rezervasyon gerekiyor. Restaurant’ın samimi ve mütevazı ortamında, çalışanların bilgisi, kibarlığı, ve güleryüzlülüğü bizi memnun ediyor.

¡La cuenta, por favor!

Bunun dışında kahvaltı, akşam yemeği ve gece içmeleri için bir çok seçenek de mevcut. İspanya’ya gitmişken Sangria’yı denememezlik yapmamalı. Gazpacho ve paella da diğer seçenekler arasında bulunuyor. Tapas kültürü oldukça yaygın. Restorant ve kafelerin genelinde servis hızlı, çalışanlar kibar ve yardımsever.

Müzelere gelince…

Museo del Prado

Abartısız söylüyorum: ‘Bir gününüz yetmeyecek!’ En büyüğü olan Museo del Prado, varlığını ziyaretçilerin gününü harcamaya adamış dev bir sanat galerisi. Büyük İspanyol ressamları El Greco, Velázquez, ve Goya’nın eserlerinin yanısıra; Rubens, van Dyck, Brueghel, Botticelli, Tintoretto, Titian, Caravaggio, Veronese, Albrecht Dürer, Lucas Cranach, ve Baldung Grien gibi sanatçıların, hayranlığınızı perçinleyecek tabloları mevcut. Giriş ücreti €14. Emin olun, verdiğiniz her kuruşa fazlasıyla değecek bir görsel deneyim. Pazartesiden cumartesiye akşam 18:00 ve 20:00 arasında ücretsiz giriş yapılabiliyor. Açık olduğu saatler pazar günleri 10:00-19:00, diğer günler 10:00-20:00.

Rembrandt, Museo del Prado

Museo Nacional Centro de Arte Reina Sofía ise daha çok modern sanatları içeren bir galeri. Eğer sanatta realizm ve romantizm’e yakınsanız, Prado’yu gezdikten sonra burada hayal kırıklığı yaşayabilirsiniz. Ancak, modern sanat seviyorsanız sözüm olmayacak tabi ki. Giriş ücreti €8. Salı günleri kapalı, pazar 10:00-14:30, diğer günler 10:00-21:00 arası açık.

El Museo de arte Thyssen-Bornemisza, hem gerçek sanat eserlerini, hem de modern sanat çatısı altında var olan diğer çalışmaları görme fırsatı bulduğumuz karma bir galeri. Monet, Goya, Degas, Renoir, Van Gogh, Picasso, Mondrian, Bacon ve Lichtenstein gibi sanatçılara rastlamak keyif verici. Müze zengin bir iş adamı ve sanat meraklısı Baron Hans Heinrich Thyssen-Bornemisza’nın özel koleksiyonu aslında. Giriş ücreti €8. Salıdan cumartesiye kadar 10:00-19:00 arası açık.

Museo Naval, bir denizcilik müzesi. Eski deniz haritaları, insan boyunda gemi maketleri, antika denizcilik ve seyir malzemeleri, deniz savaşlarında kullanılmış toplar, torpidolar, kılıçlar, tüfekler, deniz savaşlarını betimleyen tablolar, el yazması kitaplar ve gemi jurnalleri, çizim ve gravürlerle zenginleştirilmiş etkileyici bir mekan. Giriş ücreti €3. Cumartesi ve Pazarları ücretsiz.

Museo Naval

Real Jardin Botanico de Madrid, bir botanik bahçesi. Hem açık, hem de sera bölümleriyle tropikal türler de dahil, 90 bin civarında bitki, çiçek ve ağaç içeriyor. Vakit bulup seraya da göz atıyoruz. Sıcak havanın da etkisiyle tropik bölümde nefes almak zorlaşıyor. Fazla oyalanmadan diğer bitkileri de dolaşıp yeniden Madrid sokaklarına dalıyoruz.

Klasik bir İspanyol eğlencesi

Tabi ki İspanya’ya gidip flamenko izlemeden dönmek olmazdı. Seçimimizi, aylar öncesinden küçük bir araştırma sonunda rezervasyonunu yaptığımız Cardamomo Tablao Flamenco‘dan yana kullandık. İlk anından gösteri sonuna kadar hayranlıkla izlediğimiz şovda, dansçılar yalnızca bedenlerini değil, ruhlarını da ortaya koydular. Abartmadan söylüyorum; izlerken duygu seline kapılıp, siz farkına bile varmadan gözleriniz dolabilir. Dört dansçının sahne aldığı gecede, karakterlerini ustalıkla sergileyen dört insan izledik. Kimi ölçüyü ve coşkuyu bir arada sunan tavırları, kimi izleyiciyi delip geçen bakışları, kimiyse ağıt yakan bir bedenin haykırışlarıyla ruhumuza bir nakış gibi işliyor flamenko denen mucizeyi. İnsan bedeniyle yapılan gerçek bir sanat. Cardamomo doğru bir seçim olmuştu ve bu sebepten fazlasıyla memnunduk. Flamenco şarkı söylemenin zorluğu da dikkate alınırsa, oradaki şarkıcıların da ayrı bir ilgiyi haketmesi gerektiğini düşünmemek elde değil. (Tercih edilebilecek diğer yerler: Corral de la Moreria, Las Tablas, Cafe De Chinitas…)

Madrid’i gezerken otel ve restoran isimleri dahil birçok yerde Cervantes’in izine rastlıyoruz. Don Kişot ya da Cervantes heykellerine rastlamak mümkün. El Greco ve Goya ise kaçınılmaz olarak her yerde karşımıza çıkıyor. Sokaklarda dolaşırken dikkatimizi çeken diğer konu ise, sokak hayvanlarının hemen hemen hiç olmaması: Ne bir sokak köpeği, ne de sokak kedileri. Tam tersi; gördüğümüz tüm köpekler sahipliydiler. Hatrı sayılır bir çoğunluk, köpek edinmiş Madrid’te. Çok güzel!

Cardamomo Tablao Flamenco

Her büyük başkentte tarihi bir saray vardır.

Artık yalnızca resmi törenler için kullanılan, fakat zamanında gerçek bir saray olan Palacio Real de Madrid‘i ziyaret vakti. İçeride fotoğraf çekmek yasak. Dönemin şaşaasını görmek ağzımızı açık bırakıyor. Her odası ayrı dizayn edilmiş sarayın abartılı süslemeleri, bibloları, çinileri, göz alıcı kırmızı kadifeleri, altın kaplama eşyaları, tablodan farksız tavanları ve elbette altın işlemelerle kaplı taht odası bizi büyülüyor. Burbon hanedanı bu sarayı 18.yy’da kendileri için inşa ettirmiş ve 1931 yılına kadar saray hanedanı tarafından kullanılmış. Sonraları Franco binayı devlet işleri için kullanmaya başlamış.

Palacio Real de Madrid

Sarayın hemen bitişiğinde yer alan Santa María la Real de La Almudena (Almudena Katedrali) devasa yapısıyla bizi kendine hayran bırakıyor. Mimarisindeki çeşitlilik bir bakıma modernizmi de yansıtıyor. Katedralin girişinde iki kule mevcut. Kendimizi katedralin içinde buluyoruz. Oldukça büyük ve hayranlık uyandırıcı. Tabloları, heykelleri, iç ve dış mimarinin güzelliğiyle sarhoş oluyoruz. 1561 yılında başkent Toledo’dan Madrid’e taşındığında Madrid’te bir kateral yokmuş. Dönem dönem farklı sebeplerle ertelene ertelene inşanın başlaması 1879’u bulmuş. Tamamlanması ise 1993 yılına denk geliyor. Buradan ayrılmadan önce sarayın diğer yanında bulunan “Sabatini Bahçelerini” görmenizi tavsiye ederim.

Palacio Real de Madrid avlusundan Santa Maria la Real de la Almudena’nın görünümü

Rotamız bir gün mutlaka yine Madrid’e düşecek. Bunu biliyorum. Madridlilerin yardımseverliği ve güleryüzlülüğü her zaman hatırımda olacak.

Bol seyahatli bir ömür dilerim.
Sevgiler, saygılar…
Ufuk ERDAL, Temmuz 2014

Content Protection by DMCA.com

İlk yorum yapan siz olun

Bir Cevap Yazın